20 Nisan 2012 - 19:30

Türkiye’nin Suriye politikasının akamete uğramasının ardından Suud parasıyla semiren kalemler bu politikanın iflasının gerekçesini rasyonellikten uzak olması yerine İran’ın Türkiye’deki etkisine bağlamayı tercih ettiler. Onlara göre, tarlamız başkaları tarafından sürülmüştü. İran’ın sadece Türkiye’de değil, Müslümanların yaşadığı her yerde fikri anlamda etkisi olduğu muhakkak ama Türk diplomasisinin Suriye meselesindeki mukadder bozgununu İran etkisiyle açıklamaya çalışmak ne kadar makul?

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Birinci Dünya Savaşı’nın ardından gelişen şartlarda siyasi varlığı Batı’nın kontrolüne tabi kılınan, kabul edilen sınırları dışında yaşananlara gözleri kapatılan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir cephe ülkesine çevrilmiş ve Nato üyesi bir ülke olarak kendisine bu şekilde bir değer atfedilmiştir. İran İslam İnkılâbı’na dek Türkiye Batı için bölgede birincil öneme sahip müttefik değildir. Türkiye’nin değerinin artmasının temel sebebi Batı’nın İran’ı yitirmiş olmasıdır. İran’ın elden gitmesiyle Batı, Türkiye’nin sisteme entegrasyonunu hızlandırmış, muhafazakâr hükümetler eliyle ülke hızla Batılı kurumlara açılmıştır. Bugün itibariyle Türkiye her anlamda Batı kontrolünde olan bir ülkedir. Türkiye’nin idaresini elinde bulunduran siyasilerin şahsi kanaatlerine bağlı olmaksızın takip edilen bir program ülkeye dayatılmış haldedir. Bu program sebebiyledir ki;

- Siyonistler ile olan bağımız kesilememekte,

- Askeri faaliyetlerimiz bağımsız hale getirilememekte,

- Ekonomik kaynaklarımızdaki Batı talanı önlenememekte,

- Sosyal hayatın Batı düşüncesine köle kılınmasının önüne geçilmemekte,

- Dini hayata yönelik görüntüler yaygınlaştırılsa da, dinin adalete, özgürlüğe ve hâkimiyete dayanan prensiplerinin tatbiki söz konusu edilememektedir.

Türkiye’nin fotoğrafı ana hatlarıyla böyledir. Böyle bir fotoğrafla kıyaslandığında, kendi ayakları üzerinde durma, ülkesinde İslam’ın adalet, özgürlük ve hakimiyet prensiplerini yaşatma, hiçbir askeri pakta üye olmaksızın kendi ülkesini savunacak askeri kudrete erişme, ekonomik kaynaklarını Batı talanından koruma, İslam düşüncesini yaygınlaştırma ve her şart altında Siyonist varlığı reddetme azmindeki her hangi bir ülkenin yer yüzünün tüm özgür ruhlarını etkileyeceğini söylemek abartılı bir iddia olmayacaktır. Yine de, İran’ı takdir ile karşılayanların Türkiye’nin Suriye politikasının çöküşüne etkisi kötü niyetli kalemlerin iddia ettiği gibi değildir.

Her şey Türk dış politikasını başbakanla birlikte kimseye hesap vermeksizin çekip çeviren ve bu haliyle “Muhafazakâr Monşer” olarak tanımlanabilecek dış işleri bakanımızın Türkiye’nin Libya meselesinde yaşadığı ikilemi Suriye’de yaşamamak adına talihsiz bir adım atmasıyla başladı. O, Suriye’nin hem devlet hem de halk bazında yaşadığı tecrübeyi göz ardı ederek Suriye’de olmayan bir şeyi, organize bir muhalefeti, varmış gibi sunma yoluna girdi. Ona göre, şayet rejimin temsilcileri çekilmezlerse muhalefet kısa sürede rejimi devirecekti. Bu yöndeki kanaate nasıl ulaştığını, hesap vermekten kaçtığı için, bilemiyoruz. Belki laubalilik düzeyindeki samimiyet gösterisinin aktörü Hillary Clinton aklını çelmiştir, belki de Türkiye’nin zafiyet içindeki istihbaratı onu yanlış yönlendirmiştir. Her ne şekilde olursa olsun, dış işleri bakanımız Suriye’nin bölgedeki pozisyonunu hiçe sayan bir tavır sergilemiş ve Türkiye bunun bedelini maddi ve manevi açıdan uğradığı zararla ödemek zorunda kalmıştır. Dış işleri bakanımızın göremediği, görmek istemediği, görmemek için direttiği temel noktaları şöyle sıralayabiliriz;

- Suriye kendisini Arap Cumhuriyeti olarak tanımlayan bir ülkedir ve Arapçılık ideolojisinin canlı olduğu bir merkezdir.

- Suriye ağırlıklı olarak Sünni olsa da, halkı bir arada tutan şey Sünnilik değil, Baas ideolojisi ve bu ideolojinin getirdiği otoriter yapıdır.

- Suriye’de Nusayriler azınlıkta olsa da, baskının temel nedeni Nusayrilik değildir. Geçmişi iç çatışmalarla maruf bir ülkede Baas ideolojisinin tek destekçisi Nusayriler değildir. Sünnilerin de büyük çoğunluğu istikrar adına rejime destek vermektedir.

- Sünniler Arap milliyetçiliğinden uzak değildir. Sünnilik itikadi/ ideolojik bir bilinci değil kültürel bir kodu yansıtmaktadır. Baas, Arap milliyetçiliği temelinde Sünnilere de hitap etmektedir.

- Suriye bölgedeki gerçek güçlere kapılarını kapamış değildir. Libya’nın Kaddafisi’nden farklı olarak Suriye’nin Esad’ı Rusya ile ilişkilerini dengede tutmayı becermiştir.

- Suriye’deki İslami yapıları yakından tanıyan ve 30 yıldır bu ülke ile stratejik ilişki içinde olan İran Türkiye’yi Suriye’de iktidarı yüklenme kabiliyetinde bir muhalefetin olmadığı hususunda bilgilendirmiş ve uyarmıştır. Reformları desteklemekle birlikte, bu haliyle Direniş için hayati önemdeki Suriye cephesinden vazgeçmesinin mümkün olmadığını söylemekten de imtina etmemiştir.

- Türkiye bir anayasaları bile olmayan krallıkların peşine düşerek Suriye’ye demokrasi getireceğini iddia etmiş ve tabiatıyla böyle bir iddia ciddiye alınmamıştır. Bu durum ülkenin tetikçi olarak algılanmasına neden olmuştur.

- Türkiye ticari yolların alternatiflerini dahi bulmadan Suriye hattının kapanmasına sebep olmuş, bir Arap ülkesine böyle bir müdahaleye diğerlerinin yeşil ışık yakacağını ve kendisine yeni yollar açacaklarını sanmıştır.

- Türkiye bölgede kurduğu, kendisine tabi hiçbir sosyal ve siyasal hareket/ oluşum yokken kendisini etki sahibi zannetmiştir. Türkiye’ye sadık olan hiçbir ciddi yapının olmadığı dikkate alınmamıştır.

- Türkiye’nin haber kaynaklarının bir kısmı Suriye medreselerinde eğitim alan ve Suriye’nin tamamını bunlardan ibaret sanarak Türkiye’deki dergilerde ve internet sitelerinde şahsi anılarından öteye geçmeyen hikâyeler yazıp çizen şaşkın bir güruhtan oluşmaktadır. Bu güruh maalesef kurumları da yanıltmaktadır.

- Suriyeli sığınmacılara kapısını açan Türkiye, bu insanlar üzerinden kamuoyuna Suriye’den kaçan sersefil insanlar görüntüsü verememiştir. Böylelikle sığınmacılar Türkiye’nin hedefi açısından hiçbir fayda sağlamamıştır.

- Türkiye’deki ana akım medya tüm gücüyle dış işlerinin yanında yer almış olsa da, Türk halkı hükümetin Suriye’ye yönelik tavrına itibar etmemiştir. Dış işlerinin “biz halklarla sıfır sorun peşindeyiz” şeklindeki açıklamasını Türk halkı samimiyetsiz ve aptalca bulmuştur.

- Dış işlerinin teşviki ile Suriye’ye karşı şiddet eylemlerine bulaşmaya davet anlamında yazılar kaleme alan bir yığın beslemeye rağmen – Ak Parti ve Fetullah Gülen ekibinin Türkiye’deki cihadi düşünceyi bitirmesinin de etkisiyle- Türkiyeli Müslümanlar arasında böyle bir eğilim olmamıştır.

Suriye konusundaki durum aşağı yukarı böyleyken Türkiye’nin yenilgisini Türkiye’deki İran etkisinde oldukları iddia edilen gruplara fatura etmeye çalışmak, sadece ahlaksızlık değil satılmışlığın da açık bir göstergesidir. Öte yandan, bu beslemelere akan bunca para, sağlanan bunca imkâna rağmen hiçbir gazeteleri, dergileri olmayan ancak Suriye politikasının yanlışlığına, bu politikanın ülkeyi ve tüm Müslümanları ateşe atacağına inanan bu insanlar böyle bir etki sağlamış, Türkiye’nin saplantılı Suriye politikasını çökertmeyi başarmış iseler, onları ancak tebrik edebiliriz.

Şunu hiç unutmayın, “Biz adalete, özgürlüğe ve hâkimiyete iman etmiş bir peygamberin Türkiye tarlasındaki ekinleriyiz ve Müslümanları kahredecek her politikaya karşı durmaya devam edeceğiz.” Görün bakalım neticenin hayırlısı kiminmiş!

Mehmed AKİF